Bilir misiniz, idam mahkumlarını oturttukları şu elektrikli sandalyeler var ya, evet, aynen ondan! Aynı onlara bağlanmış gibiyim. Of, yerimi de ne yadırgadım! Sanki elektrik şokundan sonra gelecek ölüm, ölüm değil, o akımla yanacak olan canım ilk defa yaşadığını hissedecekti. Gerçekten, gerçekten son damlama kadar doldum; taşıyorum, işte tam şimdi taşıyorum! Ne yeri ne de zamanı. Şu koca hapishanede herkes de çığlık çığlığa. Onlar kulak zarlarımı patlatamazsa ben kendim yaparım, ne olacak ki? Herkes de oturuyor, ya hiçbir şey anlatmıyorlar ya da her şeyi anlatıyorlar! Hayat böyle tükenir mi, zevk alınan onca zaman geçmişken geri kalanı da alışkanlıkla zehir edilir mi? Yok! Bir şarkı açın beyefendi, n’olursunuz yoksa bu tımarhane kantinini andıran şu nezih yemek daveti katlanılmaz hâle gelecek. Tabii, beni bir siz anlıyorsunuz, lütfen daha fazla oyalanmayın, çok yavaş bir melodi de olmasın, ruhumu doyurmaya yetsin! Ah, zavallı beyefendiyi de kandırdık, kendimizi kurtarmak için onu cehennem ateşine attık. Hayır, ‘’Beni bir siz anlarsınız.’’ falan… Ne demek şimdi o? Zırvalık. Dünya saçması. Maalesef beni bir ben anlıyorum o da benden öte. Sanırım buna da kandıysa, bu onun suçu. Aman! Umrumda mi sanki? Şu etrafa bir bakın, kim vardıysa hepsi halinden yalandan hoşnut. Ben yanaşınca dilsiz kesiliyorlar. Şu atfettikleri sevgi sözleri eskimiş ve alışılagelmiş, sağdan soldan sarılmaları da zorunluluktan! Hayır diyememekten! İsteksizlikleri de cabası! Ne aptal insanoğlu. Kendimi es geçmeden edemeyeceğim. Ben en azından sevginin değerini biliyorum!
Şimdi masanın ta diğer ucundayım. Sanarsınız, kraliyet balosu, ziyafet on metrelik masalarda! Yok, o öyle değil. Masalar taş çatlasın iki metredir ama aramızdaki mesafe… Oh, nasıl keyfim de yerine geldi. Bu dengesizlik sadece masalara has bir şey değil anlaşılan! Bakın işte birileri oturuyor karşıma. Konuşacak mı? Evet ümitliyim, biliyorum siz de öylesiniz. Hepimiz öyleyiz. Oturdu çoktan. Yaklaşıyorum, onu daha iyi görebilmek için ama… Ben ayağa kalktıkça bir güç onu itiyor! İttikçe itiyor! Gözleriniz seyirir, vizyonunuz olabildiğine bulanıklaşır, gözleriniz kararır ya… Etrafınızdaki evren bükülür… Karadelik! Aynı karadeliğe girmek gibi! Zaman ve mekan ben ona yaklaşmaya çalıştıkça bükülüyor. Etraf çekiliyor, hiçlik sarıyor. Ne mide bulandırıcı! Böyle olacağını bilsem hiç yeltenmezdim, onunla konuşmaya çalışmazdım.
O etkiyle ben de gerisin geriye savruldum, inanmazsınız. Bir güç beni ondan ölesiye itti. Ah ne olduysa oldu artık, hep ben çabalayamam ki. Ya yine aynısı olursa, kendimi kaybedip de düşersem… Kim kurtarır beni şimdi? Hele ki şu curcuna yok mu! Gürültü, gürültü üstüne gürültü… Kargaşa… Tam bir felaket! İşte bu yüzde istedim birileriyle konuşmayı. Belki ikimiz de bağırabilseydik onlara karşı… O zaman duymazdım bu gürültüyü, hissetmezdim varlığını. O kadar anda olurdum ki… Akıp giden düşünceleri de tutabilirdim belki, biri onlarla akıp gitmemem için beni tutabilseydi… Yapabileceğim bir şey yok ki. Belki bu davet, o nazik teklif, süslü mektup… Hiçbiri beni hak etmiyordur.
Tatlı bir melodi açmış beyefendi, usul usul yanıma geliyor. Yavaş bir şey olmasın demedim mi? Sakin miyim ben, öyle mi gözüküyorum, öyle mi istiyorum? Ne desem şimdi şu serseme? Beceremediği bi’ halt için teşekkür mü etsem yoksa şu masayla da beraber onu paramparça mı etsem? Geldi işte. Başka şarkı mı yokmuş… Matmazelin buyruğunu layıkıyla yerine getirememenin utancı içindeymiş. Peki, bana niye sormadın açmadan? İsteğime uymamışken neden söylemedin? Nereden bilebilirim sen söylemezsen? Ben sana söylemedim mi her şeyi? Sen gelene kadar neler düşündüm. Oysa söylesen, böyle olmazdı, üzmezdin beni bu kadar. Ben de seni bununla meşgul etmezdim. Tamam, tamam! Bozulma hemen. Git artık, af dilemen gerekmiyor. Ne bileyim… Öyle aptal baktı ki suratıma! Hak etti biraz. Gerçekten nereden bilebilirim? Ben onunla aynı kişi miyim, nereden anlayacaktım o aptal suratının şeklinin utancından olduğunu? Yine de severim onu, kıyamam pek, cehennem ateşinden kaçıp eşsiz bahçeden o melodiyi çaldı ya!
Melodi de fena değilmiş aslında. İçinde tanıdık bir tını var. Sanki hep dinlemişim gibi. Şimdi arkamda bir gölge hissediyorum, bu sefer daha sakin yaklaşıyor bedenime ve elinde de bir buket gül. Kafamı yavaşça çevirdim. Azarladığım beyefendi geri yanıma gelmiş. Sebebini sormama fırsat kalmadan masum bir ifadeyle ürkek ellerindeki gülü bana uzattı. Nasıl tatlı, nasıl güzel! Çok da severim kokusunu. Dikeni varmış, ellerime batmasın diye sarıp sarmayalıp getirmiş. Neden? Neden peki? Soramadım çünkü o kadar hoşuma gitti ki! Nedeni ve nasılıyla sonra ilgilenecektim. Garip, hâlâ bakışıyoruz, ah, kaçırdı bile gözlerini ben yakalayamadan. Teşekkür ediyorum. Gülümsüyorum, gülümsüyoruz. Daha sonra birden, salonun bu tarafı aydınlandı adeta. Güneşin turunculuğu ve bu ana kattığı o sımsıcak hava, beni mutlu ediyor. Fazla sarı, fazla turuncu, fazla içten… Huzur denilen şey bu muydu? Belki. Belki elimdeki bir buket güldü. Belki hiç dinlemek istemediğim ama bir kez duyunca da dinlemelere doyamadığım şarkıydı. Özlediğim denizdi belki, seyredemediğim yıldızlardı, okuduğum kitabın ilk kelimesiydi. Ne olmuş, elim mi? Belli ki çok sıkmışım gülleri. İçim içime sığmadıkça sıkmışım. Yalnızlığın dikeni batıyordu derine, derine, derine… Ben unutmuşum bunu! O dikenler olsa olsa eskidendir, şimdi yalnız değilim ki. En azından bu akşam, belki birkaç akşam daha, belki haftalar, aylar… Ne kadar mutlu olursam artık! İnsan mutlu olduğu anları sayıp sayıp hapsedebilir mi? Tekrar yaşamak için, hep yoğun bir şekilde hissedebilmek için… Keşke!
İçerideki gürültüden de tamamiyle kurtuldum sanırım. Beyefendinin melodisi sayesinde! İçime kötü bir his geliyor, ya gürültü buraya da gelir de her şeyi mahvederse? Üzülme, diyor. Artık herkes çok uzaktaymış. Öyle ya. Hiç uğramasalar da, dünyanın bu köşesi sadece bize ait olsa? Öyle bir yer bulabilir miyiz?
Birileri gelene kadar… Şu güzel manzaranın tadını çıkarırken yüzüne bakıyorum. Melodinin en tatlı yerindeyiz! Ben çok sevdim burayı! Sonsuza kadar çalsa… Kendimi bırakıyorum notların güzelliğine. Düşersem tutacak biri var ya!
(Okuldan geldiğim gibi bir çırpıda yazdığım bir yazı oldu. Aslında paylaşmayacaktım bile ama karar değiştirdim, Gabriel Garcia Marquez’i de gururlandırmak lazım!)

Bir Cevap Yazın